[ad_1]
Bu yılın başlarında Tunus cumhurbaşkanı Kays Said şu uyarıda bulundu: Sahra altı Afrika’dan gelen “düzensiz göçmen sürüleri”, Arap çoğunluğun yerini alarak Tunus’un demografisini değiştirmeyi planlıyorlardı. Siyah Afrikalıların “şiddet, suç ve kabul edilemez uygulamalar” getirdiğini de sözlerine ekledi.
Aslında bu tutumuyla Tunusluların açıkça ırkçı olmalarına izin verdi. Birdenbire pek çok kişi, siyah insanlar için kelimenin tam anlamıyla “köle” anlamına gelen hakaretler de dahil olmak üzere daha önce tabu olan hakaretleri kullanmakta özgür hissetti.
The Economist’in Ağustos ayında sokakta röportaj yaptığı yerel halkın da çoğu bu terimi kullandı. Başkent Tunus’ta mobilya tamircisi olan Nizar, “Köleler yerimizi alıyor” dedi. “Bütün işleri onlar kapıyor.” Daha da kötüsü, “İç çamaşırlarıyla balkonda durup alkol içiyorlar.”
Ülkeyi bir nefret dalgası sardı. Temmuz ayında, Tunus’un ikinci büyük şehri Sfax’ta göçmenlerle çıkan kavgada bir Arap öldürüldükten sonra, çeteler siyah Afrikalıların kaldığı evleri ateşe verdi, mülklerini kaybetmekten korkan ev sahipleri, siyahi kiracıları tahliye etti. The Economist’in ziyareti sırasında yüzlerce Sahra altından gelen siyahi göçmen şehir merkezinde, korunmak için bir araya toplanmış halde uyuyordu.
Gineli ressam Muhammed, çekiç darbesinden kaynaklanan yara izini işaret ederek, “Kafama bakın” dedi. Taş ve gaz bombası kullanan haydutlar tarafından evinden atıldığını söyledi; daha sonra polis onu yakaladı ve susuz çöle attı. Pek çok göçmen bu şekilde öldü ama Muhammed bir şekilde Sfax’a geri dönmeyi başardı. Avrupa’ya gitmek için can atıyor.
Başkanın konuşması tamamen uydurmaydı. Tunus’un demografisini değiştirmeye yönelik bir plan yok. Siyah Afrikalılar nüfusun çok küçük bir kısmını oluşturuyor ve büyük bir kısmı ülkeyi sadece bir geçiş yolu olarak kullanıyor.
Konuşmadan önce Kays Said, ekonomik durumun kötü olması nedeniyle pek sevilmiyordu. Fakat konuşmadan sonra daha fazla destek kazanmış gibi görünüyor. Anketler güvenilmez ama Kasım ayındaki bir anket ona %30’dan az destek verdi; Haziran ayındaki farklı bir araştırma ise %69’un kendisine oy vereceğini ortaya çıkardı.
Tunusluları hayalet bir tehditten koruma sözü vererek onları arkasında topladı. Ayrıca ülkedeki sorunların sorumluluğunu da başka yöne çevirdi. Ekonomistler Tunus’taki enflasyonun büyük ölçüde hükümetten kaynaklandığını düşünüyor ancak Sfax’tan Mustafa, tüm ekmeği yiyerek fiyatları yükselten siyahi halkı suçluyor. Bir sonraki seçimde Said’e oy vermeyi planlıyor.
Başkanın nefret çağrıları aynı zamanda dikkatleri, basını susturmak ve yargıyı tasfiye etmek gibi yaptığı diğer tartışmalı şeylerden de uzaklaştırdı. Tunus daha korku dolu, daha az özgür ve daha yozlaşmış bir hale geldi. Bir gözlemci olan Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından derlenen Yolsuzluk Algılama Endeksi’ndeki (CPI) puanı, Said’in genç ve umut dolu demokrasiyi parçalamaya başladığı 2021’den bu yana önemli ölçüde kötüleşti.
Tunus küresel bir eğilimi yansıtıyor: liderler giderek daha fazla milliyetçiliği güç toplamak ve onu kötüye kullanmak için bir araç olarak kullanıyor. Milliyetçilik bir zamanlar içler acısı sömürge imparatorluklarını parçalamanın bir yoluyken, giderek hükümet gücü üzerindeki meşru kısıtlamaları ortadan kaldırmanın bir aracı haline geliyor.
Kontrol ve dengeden rahatsız olan liderlerin bunları bir kenara atmak için bir bahaneye ihtiyacı var. Basını susturmak, mahkemeleri tasfiye etmek istediklerini itiraf edemiyorlar çünkü kurallara uymayı sıkıcı buluyorlar ve başıboş bir otoriteyle yönetmeyi tercih ediyorlar. Bu yüzden gazetecileri ve hakimleri hain olmakla, dış güçlerin ajanı olmakla suçluyorlar.
Milliyetçilik olumlu ya da olumsuz olabilir. Olumlu türü – kişinin ülkesine duyduğu sevgi – iyilik için bir güç olabilir.
Fakat tehlike, negatif milliyetçiliği benimsemeleridir: dış güçlere duyulan korku ve şüphe. Bu dışarıdan gelenler yabancılar veya yerli azınlıklar olabilir. Belki de bu paranoyak varyant derin bir içgüdüye (kişinin kabilesini koruma arzusu) dayandığı için son derece etkilidir.
İnsanlar ülkelerinin tehdit altında olduğunu hissettiklerinde, bazen kahramanca onu savunmak için ayağa kalkarlar. Vladimir Putin Ukrayna’yı işgal ettiğinde Ukraynalılar ona direnmek için büyük fedakarlıklar yaptı. Bu, aksi takdirde vasal bir devlet haline gelecek olan Ukrayna’ya fayda sağladı. Bu aynı zamanda Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky’nin anketlerdeki puanlarını da artırdı: İnsanlar ülkelerinin savunmasına liderlik eden adamın etrafında toplandılar.
Ne yazık ki, vicdansız liderler, insanları sahte tehditlere karşı koruma sözü vererek bu şekilde popülerlik kazanabileceklerini keşfettiler.Putin, Ukrayna’ya yönelik sebepsiz saldırısının aslında Rusya’yı Batı saldırganlığından ve Ukraynalı Nazilerden korumakla ilgili olduğunu iddia ediyor ve birçok Rus ona inanıyor. Savaşın Rusya’ya maliyeti kan, hazine ve uluslararası tecrit olmasına rağmen, bağımsız anketler Putin’in savaşı başlattığından beri oy oranının arttığını gösteriyor.
The Economist’in haberine göre, paranoyak milliyetçiliğin temel dezavantajı açık. İster Tunus’taki göçmenler, isterse topraklarına mayın ekilen Ukraynalılar olsun, hedefleri açısından korkunç bir durum. Rusya ya da Çin ile sınır paylaşan herhangi bir ülkenin de doğrulayabileceği gibi, paranoyak milliyetçi rejimlerin komşularının gergin olmak için pek çok nedeni var.
Diğer büyük dezavantaj ise: Bağnazlığa dayalı siyaset, kötü yönetime ve yolsuzluğa kapı açmaktadır. Putin son yirmi yıldır milliyetçi propagandayı hızlandırırken, yandaşları da Rusya’yı yağmalıyor. Ve kesinlikle en uç örneklerden biri olmasına rağmen,bu konuda yalnız değil. Aslında milliyetçilik ile yolsuzluk arasında açık bir istatistiksel ilişki vardır.
The Economist, İsveç’teki Göteborg Üniversitesi’ne bağlı bir düşünce kuruluşu olan V-Dem Enstitüsü’nün verilerini analiz etti. Her yıl uzmanlardan dünya hükümetlerinin kendilerini seçmenlere veya vatandaşlara nasıl haklı çıkardıklarını açıklamalarını istiyor ve daha sonra bu sonuçlarla bir ölçek oluşturuyor.Ülkeleri nüfusa göre ağırlıklandırdıktan sonra, 2012 ile 2021 yılları arasında hükümetlerin kendilerini haklı çıkarmak için milliyetçiliğe daha fazla bağımlı hale geldiğini gördük.
Milliyetçiliğe yapılan çağrılar etkilidir çünkü anlaşılması kolaydır ve herhangi bir geçim kaynağı politika önerisinden çok daha duygusaldır. “Bana oy verin, ben de okullarda giderek artan iyileştirmeler yapacağım” güzel ama sıkıcı bir slogan. Bunun yerine ‘’Yanımızdaki kabile bize saldırıyor!” daha heyecan verici bir slogan.
Zehirini seç
Düşman birçok biçimde gelebilir. Tunus’ta olduğu gibi göçmenler olabilir. Veya jeopolitik bir rakip: Çin ve Rus propagandası sürekli olarak Amerika’yı şeytanlaştırıyor. Veya bir azınlık inancı: Hindistan’ın iktidar partisi, nüfusun %15’inden azını oluşturan Müslümanların Hindu çoğunluğa oluşturduğu, var olmayan bir tehdidi öne çıkarıyor.
Veya düşman kültürel değişim olabilir. Pek çok milliyetçi lider, insanları rahatsız eden her türlü yeni toplumsal eğilimi yabancı olarak nitelendiriyor. Liberal olmayan rejimler karşı çıktıkları değerleri yabancı olarak tanımlamayı alışkanlık haline getirirler çünkü bu onların neden hatalı olduklarını açıklamalarından daha kolaydır.
Her milliyetçi lider benzersizdir ve hangilerinin kendi retoriğine inandığını söylemek zordur. Her iki durumda da paranoyak milliyetçilik onlara güç kazanma, onu pekiştirme ve onu kötüye kullanma ve bunu gizleme imkanı sağlıyor.
Nikaragua’yı düşünün. Başkan Daniel Ortega bir zamanlar devrimci bir Marksistti. 1979’da iktidara geldi ancak 1990’da seçimi kaybetti.
İktidarı yeniden kazanmaya ve elinde tutmaya kararlı olarak Marksizmini susturdu, Amerikan karşıtı sözleri artırdı, 2006’da bir seçim kazandı ve o zamandan beri yavaş yavaş ülkesindeki demokrasiyi boğuyor.
Öcü seçimi çok akıllıca. Amerika Birleşik Devletleri kırk yıl önce gerçekten de ülkesindeki şiddet yanlısı devrimcilere sponsor olmuştu. Bu tehdit çoktan ortadan kalktı ama Ortega hâlâ rakiplerinin “Yankee imparatorluğunun ajanları” olduğunu ve “Nikaragualı olmayı uzun zaman önce bıraktıklarını’’ iddia ediyor. Şubat ayında 300’den fazla muhalifin vatandaşlıktan çıkarılmasını sağladı.
Eriksson’un senaryosunu takip eden Ortega, akrabalarını güçlü pozisyonlara getirdi. Başkan yardımcısı ve muhtemelen halefi eşi Rosario Murillo ve dokuz çocuğundan sekizi ülkeyi yönetmelerine yardım ediyor.
Aynı zamanda başkanlık danışmanı olan oğulları Laureano, Nikaragua boyunca 50 milyar dolarlık bir kanal inşa etmek için Çinli bir firmayla yapılan görüşmeleri yönetti. Proje, dolandırıcılık iddiaları üzerine 2015 yılında çöktü.
Laureano aynı zamanda bir opera sanatçısıydı. Fakat bütün opera hayranları onun yeteneğine ikna olmuş değildi. Bir eleştirmen sesini “doğum yapan bir keçinin çığlıklarına” benzetti. Ancak Nikaragualı vergi mükellefleri tarafından finanse edilen ve kendisinin yönettiği bir vakfın desteklediği operalarda düzenli olarak başrol oynadı.
Ortega ailesi aynı zamanda Nikaragua’daki önemli televizyon kanallarını yönetiyor ve buda onların haberleri kendi lehlerine çevirmelerine olanak tanıyor.Bunun yanında ailenin enerjiden gayrimenkule kadar birçok farklı sektörde toplam 22 şirketi kontrol ettiği düşünülüyor. Nikaragua, TI ölçeğinde 2012’ye göre on puan daha fazla yolsuzluğa bulaşmış durumda ve şu anda Kongo’dan daha alt sırada yer alıyor.
Orban: Hepimiz saldırı altındayız
Daha zengin, daha yerleşik demokrasilerde de paranoyak milliyetçilik,politakının dışındakilerin daha hızlı dikkat çekmesi, ulusal politikaya girmesi veya zirvede kalması için hızlı bir yol sunuyor. Mayıs ayında Macaristan’ın başbakanı Viktor Orban muhafazakar bir konferansta “Hepimiz saldırı altındayız” iddiasında bulundu. Macarları kontrolsüz göçe, İslam’a ve eşcinsel haklarına karşı savunacağına söz verdi. Komşu ülkelerdekiler de dahil olmak üzere tüm etnik Macarların birliğini ilan etti. Onlara emekli maaşı bağlayıp, Macaristan seçimlerinde oy kullanmalarına izin verdi. Onlarda Orban’a oy verme eğilimine girdi. Böylece ateşlenen milliyetçilik onun dört seçim kazanmasına yardımcı oldu.
Şu anda büyük ölçüde Orban’ın yandaşları tarafından kontrol edilen Macar medyası, Orban’ın yabancı komplo iddialarını tekrarlıyor. Avrupa Birliği’nden gelen yardım nehirleri arkadaşlarının ceplerine aktığında ve devlet varlıkları müttefikleri tarafından kontrol edilen vakıflara aktarıldığında, uysal mahkemeler çok az itirazda bulunuyor. Orban’ın eski okul arkadaşı ve mütevazı bir boru montaj işinin sahibi olan Lorin Meszaros, Forbes’un 1,4 milyar dolar olarak tahmin ettiği servetiyle Macaristan’ın en zengin adamı oldu.
Macaristan’da ve başka yerlerde milliyetçilik, denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflatmak için makul bir bahane sunuyor.
Rus lider Putin bu yaklaşımın öncüsü. 2012 yılında yurt dışından para alan STK’ların faaliyetlerini kısıtlayan bir yasa çıkardı. 2022 yılında kanunun kapsamını genişletti. Artık devlet, herhangi bir bireyi veya grubu, “yabancı nüfuz altında” kabul ederse “yabancı ajan” ilan edebilirdi.
Putin yönteminin unsurları dünya çapında geniş çapta taklit edildi. Uluslararası Af Örgütü’ne göre, son yıllarda en az 50 ülkede sivil toplumu frenlemeye yönelik kurallar yürürlüğe girdi.
Economist Intelligence Unit tarafından yapılan ölçüme göre, 2012 ile 2022 yılları arasında Yolsuzluk Algılama Endeksi’nde önemli bir bozulma gösteren 31 ülkenin %80’i aynı zamanda sivil özgürlüklerde de daralma yaşadı.
Gergin yerel bağışçılar enerjik STK’lara fon sağlama konusunda isteksizleşiyor; reklamverenler, marka adlarının çağrışımlarla lekelenmesi korkusuyla bağımsız medyadan uzak duruyor. Hindistan, Oxfam’dan Greenpeace’e kadar grupları taciz etmek ve susturmak için Yabancı Etkileri Düzenleme Yasasını kullandı. Çin’in “dış nüfuz” kuralları, yabancı bağlantılı herhangi bir STK’nın Komünist Parti’yi rahatsız edebilecek faaliyetlerini kısıtlıyor.
Temmuz ayında Zimbabve başkanı bir yasa imzaladı “Vatanseverlik Yasası”, ve bu yasa ile ‘’Zimbabve’nin egemenliğine ve ulusal çıkarlarına kasten zarar verdiği” tespit edilen herkese uzun hapis cezaları öngörmekte. Muhalefet, geçen hafta iktidar partisinin haksız yere “kazandığı” seçimler öncesinde hükümete yönelik eleştirileri hükümetin suç saydığını söyledi.
İsmine rağmen tasarı, Zimbabve’yi daha kötü yönetilecek bir hale getirmek için tasarlanmış gibi görünüyor. Ülkeyi sivil toplum üyeleri için de daha tehlikeli hale geliyor. Üstelik yasa, savcıların görevi kötüye kullananların eylemlerinin yanlış olduğunu bildiklerini kanıtlamalarını zorunlu kılarak yağmacı yetkililerin cezalandırılmasını da zorlaştırıyor.
Görevdekiler, her ülkede, milliyetçi veya mezhepçi argümanların, statükoya meydan okuyanları taciz etmek veya görevden uzaklaştırmak için kullanılabileceğini keşfettiler. İran’ın yozlaşmış teokrasisi, tüm cumhurbaşkanı adaylarının İslami dindarlık tanımına uyması konusunda ısrar ediyor. 2021’de tüm reformcu adaylar da dahil olmak üzere 585 kişi diskalifiye edildi ve yalnızca yedi kişinin aday olmasına izin verildi.Polonya da çıkan yeni bir yasa, Rusya’dan gereğinden fazla etkilendiği düşünülen politikacıların görevde kalmasını yasaklayabilir.
Açgözlülüğün tonları
Daha milliyetçi bir hükümet, otomatik olarak daha yozlaşmış bir hükümet anlamına gelmez. Bir ülkenin en azından bir süreliğine daha gürültülü hale gelmesi, ancak daha kirli olmaması mümkün. Ancak uzun vadede, eğer bir lider milliyetçiliği kuvvetler ayrılığını aşındırmak için kullanırsa, etrafındakilerin ve haleflerinin yağma yapması kolaylaşır. Bu durum, paradan çok güçle ilgilenen milliyetçi bir otokrat olan Robert Mugabe’nin dostları tarafından yapılan yağmalamayı durdurmayı başaramadığı ve sonunda onlar tarafından devrildiği Zimbabve’de yaşandı.
Dolayısıyla, başlangıç noktası ne olursa olsun, paranoyak milliyetçilik, ülkeleri daha kötü yönetilen ve daha az istikrarlı hale getirme eğilimindedir. Nobel ödüllü ekonomist Abhijit Banerjee’nin ortak yazdığı bir makale, seçmenlerin adayları dürüstlük veya yeterlilik yerine etnik kökene göre seçtiklerinde, daha az dürüst, daha az yetkin temsilcilerle sonuçlandıklarını ortaya çıkardı.
Columbia Üniversitesi’nden Andreas Wimmer, yaklaşık 500 iç savaşa ilişkin verileri derledi ve siyasi partiler etnik temelli olduğunda iç savaşın neredeyse iki kat daha muhtemel olduğunu keşfetti. Ve eğer söz konusu ülke ne tam bir diktatörlük ne de tam bir demokrasi değilse, istikrarsızlık belki de 30 kat daha olasıdır. Kısacası, bir lider kan ve topraktan söz etmeye başladıysa o ülkede her şeyin kana bulanması ve kirlenmesi an meselesi demektir.
[ad_2]
Source link
